
Journal d'un Seducteur'dan alıntı ;
"Kızı kuşatarak görmesini istemediği şeyleri
gözünden kaçıramayan , kendini kızın duygularında
şiirleştirerek her şeyin istediği gibi kızdan
gelmesini sağlayamayan biri daima bir acemi
olarak kalacaktır.Duyduğu zevkten dolayı onu
kıskanmam.Böyle bir kişinin olup olacağı bir
acemi , bir baştan çıkarıcı , ki hiçbir zaman
kimse bana bu nitelikleri yakıştıramaz.Ben
aşkın doğasını ve anlamını kavramış , aşka
inanan ve onu tepeden tırnağa kadar bilen bir
estet , bir erotistim...Benim tüm bildiğim
budur ; ayrıca , alınabilecek zevklerin en
yüce biçiminin sevilmek , dünyada her şeyden
daha çok sevilmek olduğunu da biliyorum.
Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir
sanattır , çıkmak ise bir başyapıt."
Son cümle benim ziyadesiyle irkilmeme sebep
oldu sevgili kara koyunlar.Fazlasıyla doğru
değil mi sizce de?
26 Tem 2009
Baştan Çıkarıcının Günlüğü ...
24 Tem 2009
The Facebook has you...

İnsancıklar Facebook denilen meret yüzünden
"reality" (bunu ingilizce yazınca pek bir havalı
olmuyor mu azizim) kavramlarını kaybettiler
sevgili kara koyunlar.Kısacık hayatını sadece
Facebook'a resim eklemek için fotoğraf çektirmekle
geçiren genç beyaz koyunlar gündelik yaşamdan
kopalı bir iki sene oldu.Beyaz koyun sürüsü artık
toplumsal olaylara bile Facebook nanesinde açtıkları
gruplara üye olarak tepki veriyor.Böylece hem suya
sabuna dokunmuyor , hem de "diğerleri"nin gözünde
bir sürelik sanal kahraman haline geliyor.Aşklarını
"diğerleri"ne gösteriyorlar , zevklerine "diğerleri"ni
ortak etmeye çabalıyorlar , hayatlarını kare kare
"diğerleri"ne sergiliyorlar.Gerçek hayatında sabahları
geyirerek uyanıp , tuvaletten elini yıkamadan çıkan
bir beyaz koyun ; sanal hava atma ortamında dünyanın
en karizmatik beyaz koyunlarından bir haline geliyor.
Ya da üç beş kuruşu zor denkleştirip lüks
bir "night club"(!)a ucuzluktan aldığı elbiseleri
kombine edip gidiyor ; oranın müdavimi edasıyla boy
boy yüzlerce resim çektiriyor.Bu beyaz koyun sürüsü
kendini bu sanal gerçekliğe öylesine kaptırdı ki
çoğu zaman kavgalarını veya tartışmalarını bile
sanal paylaşım ortamında yapmayı yeğliyor.Dialog
kurmaktan kaçınan , insan olgusunu öldürüp yerine
sanal bireyi koyan hastalıklı bir zihniyetin doğuşunu
izliyoruz kara koyunlarım.İnsanca paylaşımı öldüren
sanal zevkler alemi çok yakında gerçek insanın yok
oluşuna tanık ettirecek bizi.
"The Matrix has you..." cümlesi bizim beyaz
koyunlarımız için şu oldu :
"The Facebook has you..."
Güzel günler sevgili kara koyunlar.
"Gerçek" bir gün geçirmeniz dileğiyle...
23 Tem 2009
Çivisi Çıkmış Dünya Üzerine...

Amin Maalouf naif bir edayla yazmış Çivisi Çıkmış
Dünya'yı sevgili kara koyunlarım.Pek fazla dokunmadan ,
çok sataşmadan dünyaya bakmak böyle olsa gerek.
Haksız değil anlatılarında , ama çoğunlukla yetersiz.
Büyük abileri kızdırmak istememiş pek , fazla uysal
denemeler var.
Obama'dan umutlu örneğin.Bugün Amerika'da bile , yeni
mesih edasıyla karşılanan başkanın Bush'un izinden
gideceği endişesi oldukça yaygınken , yazarın takındığı
tavır bana kalırsa komik olmaktan öteye gidemiyor.
Yakından tanıdığı Arap toplumları hakkında yaptığı
doğru tespitler , iş Batı toplumlarına gelince yetersiz
kalıyor ve önceki doğru tespitleri yutup denemelerin
olduğu yerde saymasına sebep oluyor.Fransa'da yaşıyor
oluşunun bir etkisi var mıdır bilinmez ama batı iktidarları
genel sağduyu çağrısından pek nasibini almıyorlar.Bütün
suçu büyük şirketlerin üzerine atıp iktidarlara
dokunmamak sağduyu tanımını basitleştirmekten öteye
gidemiyor malesef.
Anlayacağınız sevgili kara koyunlar , Çivisi Çıkmış
Dünya bağırarak derdini anlatırken sesi kısılıyor.Eğer
yumuşak başlı bir kitap arıyorum , sataşsın ama çok da
olmasın diyorsanız bu deneme tam size göre.
Keyfli okumalar kara koyunlarım.
Sizlere yünlü kurabiyelerimle veda ediyorum.
Şimdilik.
17 Tem 2009
Kısa Bir Reklam Arası ...

Ve şimdi reklamlar...Toplum mühendisliği ya da
gavurcasıyla söylersek 'civil engineering' denilen
-fenomen-i (bakınız çok elitim olgu demek yerine
fenomen demeyi tercih ediyorum , ah nerede benim
şarap kadehim...) uygulamaya girişmiş reklamcı
arkadaşlara anime karakterlerinin sahip olabileceği
boyutta açılmış gözlerle bakıyorum.Evet yaptığım
eylem bu.Bakma eylemini gerçekleştiriyorum belki
ama anlama eylemi gerçekleşir mi bilemem.Bu zatlar
bilinçsizce ( 4 ya da 2 yıl süreyle ) işin okulunu
okuyup(!) "reklamcı" ya da "reklam yazarı" oluyorlar
biliyorsunuz.İşte okuma faslı bittikten sonra kafaları
ütülenmiş bu arkadaşların %99'u (%1'e haksızlık etmek
istemedim) yaratıcı oldukları sanrısıyla ileri
derece depresyon ve şizofreniye mükemmel birer örnek
oluşturuyorlar.Bu nedenle bu arkadaşlara buradan
-yaratıcı olmayan biri olarak - nutuk atmak istiyorum:
Ey bilinçsiz reklamcı birey! Yaratıcılık kisvesi
altında önce sana , sonra da topluma yutturulan şey
ileri derece tüketim özentisidir.Sen reklam yaptığın
sürece , hedef kitlenin %99'u (%1 hala gönlümde ayrı
bir yerin var ) -fenomenlerle- (senin dilinden
konuşuyorum tatlım ) mutlu olduğunu sanmakta veya
mutluluğu çamaşır makinesi ya da tüy dökücü kremde
bulabileceğini düşünmekte.Bunun suçlusu sen değilsin
elbet , ancak içinde bulunduğun düzenin ve insan
manipüle etme durumunun yaratıcılık olarak adlandırılmasına
da izin verme.Bu sıradan birinin sıradan tavsiyesidir.
Gözlerinden öptüm reklamcı birey.
Reklamlar bitti...
16 Tem 2009
Jean Baudrillard , Açılmış Gül ve Şampanya Şaşkınlığı

Şaşkınlıklara gark etmiş benim yürek , zıp zıp
zıplarken , koyunun tekiyle karşılıklı göbek atıyor
blog okuyan güzel kara koyunlar!Jean Baudrillard
amcamızı bilen kimi kara koyunlar vardır elbet
aranızda.2007 yılının kedilerinin aktif cinsel
yaşamları doruğa çıktığı sıra bu amcamız postmodern
dünyasına ulaşmış , minimal partiküllere ayrılmak
üzere tabut isimli aracısıyla doğaya salıverilmişti -
bilen bilir.Neyse , bu amcamız taaa 1970 yılında bir
kitap yazmış , Tüketim Toplumu.Geçenlerde bunu almış
bulundum.İyi sosyolojik inceleme , mükemmel tanımlama ,
harika değerlendirme diye hayranlık kalpçikleri
uçuşurken etrafımda beni şu ana kadar şaşkın bırakmış
olan paragrafı okudum.Koltuklarınıza sıkıca sarılın
kara koyunlarım benim ...
Malum reklamları bilirsiniz koyunlarım , bir adet
kırmızı gül ve bir şişe şampanya.Kadın ve adam aşk
tazelemekte , romantizm doruklara ulaşmış durumda .
Ya da öyle mi?
Peki bu kırmızı gülün açılış anı, dişi bireyin cinsel
birleşme öncesi vajinasındaki açılış anıysa ? İyice
çalkalanmış şampanyanın , bu kırmızı gül karşısında
ereksiyona uğramış bir penis olabileceği fikri
saçma olabilir mi ? Şampanyanın patlayış anının ise
boşalan erkeği sembolize ediyor oluşu mümkün mü ?
Cinselliğin meta haline getirilişi , içi boşaltılması
ve değersizleşmesi için çabalayan büyük şirketler için
mükemmel bir kullanım ve fayda sağlamaz mı bu durum ?
Nesneleşmiş cinselliğin şaşırtıcı bir örneği bana
kalırsa bu imgeler.
Bu durumu bir yerde okumadan fark eden kara koyunlara
saygılarımı sunuyorum ve hayranlığımı kendilerine
iletiyorum.Kalan koyunlarım lütfen benimle yorum ve
şaşkınlığınızı paylaşın ki Voltron olalım , değil mi ? ...
20 Nis 2009
FMA is Back !!

FMA is back!Geçenlerde Fullmetal Alchemist'in yayınlandığı
sitelerden birinde böyle yazıyordu.Yeniden - ve mangaya uygun
olarak - çekiliyor FMA.Benim de ağzımın suyu aktı elbette.
Son günlerde okültizm , simya , mistizm , masonlar , Tapınak
Şövalyeleri , Gül-Haç vs... hakkında sürekli okuduğum için
yemek üstüne ekmek kadayıfı gibi oldu .
Kendime bir adet Homunculus yapıp evde besleyesim geldi.
Edward da kocam olsun , Sanayi Devrimi zamanı İngiltere'sinde
simya yapıp mutlu mesut yaşayalım.Edward gibi kocam olsun ,
bir milyar yen borcum olsun diyeyim.
İzleyin yeni çekim FMA'yı uleyn!!
19 Mar 2009
Teklonojik Aşk Saçmalıkları - Romantik Telefon

Tren , metro gibi raylı toplu taşıma araçları için
yazılan hikayeler , şiirler yok edilsin , yansın kül
olsunlar da görmeyelim bir daha.Teknolojik aletler nasıl
romantik çağrışımlar yapabilir ki? Yakında metrobüs için
de sulandırılmış aşk dolu saçma hikayeler yazılmaya
başlanırsa şaşırmayın sevgili blog okuyucuları.Bir
düşünsenize , bilimadamı abimiz oturup kasıyor , senelerce
fizikti matematikti her şeyde uzmanlaşıyor , sonra para
kazanmak için bir fabrikaya giriyor , fabrikada kasıp
son model bir cep telefonu üretiyor ve salak bir şarkıcı
çıkıp cep telefonu ile aşkın harmanlanmasıyla yazdığı
iğrenç bir şarkıyı içinde bol bol dansçı kız bulunan
bir klipte bağıra bağıra söylüyor.Bu mudur yeni toplumun
aşk anlayışı?Romantizm laptoplarda , cep telefonlarında
mı aranır oldu?Metroya bindiğinizde bir an önce inmek
dışında aklınıza bir şey geliyor mu?Bilgisayar kullanırken
aklınıza sevgiliniz mi geliyor?Binlerce saçmalık.Neyse
şimdilik gutbaaay .
9 Mar 2009
Kıllı Başın Kılsız Öyküsü - Eksiktir...

Abdullah Kıllıbaş o gün her zaman yaptığı şeyi tekrar yaptı ,
soyadından nefret etti.Soyadından nefret etmek onun için bir nevi
ayin sayılırdı , sıkıntıyla geçirdiği her iş gününü nefret talimleriyle
doldururdu.Rahmetli babası Ali Nusret Bey , bir sandık dolusu
içi kurtlu cevizden ayrı bir tek bu sevimsiz soyadını bırakmıştı
oğluna.Rahmetli anası Makbule Hanım ise ömrü billah laf ettirmemişti
çok sevdiği kocasından aldığı soyadına.Ara ara iğnelemeye çalışan
konu komşuya da ağız açtırmamış ; söz edecek gibi olduklarındaysa
çuval dolusu küfrü odaya döküp , gelenleri evden kaçırtmıştı.
Abdullah , Ali Nusret Bey ile Makbule Hanım'ın ortanca bahtsız
oğullarıydı ; beş doğum ve iki düşük arasında , Erzurum'un karlı
köylerinden birinde , tezek sobasının yanı başında doğmuştu.Anasının
rahminden önce kafası çıkacağına ayakları çıkınca , böyle bir şeyi
ömründe ilk defa gören köyün ebesi Sümbül Ana basmıştı feryadı.Ebe
Sümbül'ün feryadına koşanlar ise tezeği bitmiş bir soba , sobanın
hemen yanında duran kanlı bir çarşaf , çarşafın ucunda bacakları
açık yatan Makbule Hanım ve Makbule Hanım'ın bacaklarının arasında
çıkartılmayı bekleyen iki bacağın sahibi Abdullah'ı görmüşlerdi.Bu
görüntü köy ahaline iki aylık dedikodu malzemesi sağlamıştı haliyle ,
kadınlar ikindi çayı için toplandıklarında Makbule Hanım'ın içine
giren cinden , erkekler ise kahvede tavla atarken Ali Nusret Bey'in
gençken yaptığı zinaların dönüp dolaşıp oğullarını bulduğundan
bahseder olmuştu.Mahallenin çocukları , Abdullah'ın dokuz yaşındaki
ablası Şükrüye'yi Kuran kursuna giderken taşlamış , "şeytanın bacısı"
diye kovalamışlardı.Şeytanın bacısı olabilecek en son kişi olan
saftirik Şükriye ise eve doğru koşarken çamura düşüp , hem anasının
iğne oyasıyla çevrili yazmasını , hem de babasının süt anasından
kalma en az yüz yıllık Kuran'ı rezil etmiş ; eve ulaşabildiğinde ise
karşısında birazcık merhamet yerine bacaklarında kısa ömrü boyunca
geçmeyecek izler bırakacak oklavayı bulmuştu.Şükriye'nin başına gelenlerden
sonra eve nazar değdiğini düşünen Kıllıbaş ailesinin kodamanları ,
evin üzerinde dolanan kem gözleri kovalamak için imamın karısı Nemide
Hoca'yı çağırmışlardı.Dua günü eve yemek yapmak için çağırılan her biri en
az altı - yedi çocuk sahibi mahalle kadınları , o kadar çocuğu emzirmekten
yere kadar sarkmış göğüslerini su böreği açarken ileri geri sallamış ,
yufkaların ince mi kalın mı olduğunu tartışırken de Makbule Hanım'a sini
başı öğütler vermişlerdi.Onca curcunanın arasında Ali Nusret Bey , yeni
doğan oğluna göz kulak olması için ikinci çocuğu Sabit'i sakız alma
vaatleriyle görevlendirmiş , aslında pek de iyi etmemişti.Eve gelenlerin
Abdullah'ın yastığına taktıkları altınları görüp kıskanan altısına yeni
basmış Sabit , üzerindeki altınlara aldırmadan Abdullah'ın başının
altındaki yastığı çekmiş , henüz iki günlük bebeğin suratına bastırmıştı.
Şans eseri , Abdullah'ı kolaçan etmek için odaya gelen yeni evli teyzesi
Nurhan , yeni doğan yeğenini boğan sevilme sırası geçmiş yeğenini iş üstü
yakalamış ; kulağından tutup , ağlata ağlata anasının yanına götürmüş ,
ardından da temiz bir dayak atmıştı.Teyzesinin elinden zor bela kaçan
Sabit ise koşarken babasının halası Güler Nine'ye çarpmış ; zaten doksanına
merdiven dayamış , bronşitten muzdarip kadıncağız yere düşüp kaburgasını
kırmış , kaburgasını kırışından en fazla iki dakika sonra ise olduğu yerde
ölmüştü.Tüm bu olanlar yüzünden Abdullah'ın adı kısa sürede uğursuza çıkmış ,
köydeki herkes ondan nefret eder olmuştu.
7 Mar 2009
Şahsi Hakaretlerim - Sadece Saçma

7 24 sabit saçmalama düzeni.
Ne yazmak istediğini
bile bilmeyen salağın tekisin .
Yerine oturmuş ,
şekillenmiş tek bir düşüncen yok .
Onun yerine beyninde
bir kazan çorba kaynatmış , içine bulduğun her şeyi
ekliyorsun.
Ya çok tuzlu oluyor ya çok biberli.
Kulakları küpeli.
Pis deli.
Sevimsiz maymun.
Pırasa saç.
Kat kat göbek.
Tiz.
Ayrıca no tin.
Kara kedi kişiliği.
Ace beyazı.
Büzülemeyen torba ağız.
Özetle bu kadarsın .
6 Mar 2009
Sitem - Fazlasıyla Kısa
Ey insanoğlu - kızı , her ne isen ! Bu kendini
beğenmiş tavır doğanda mı var , yoksa binlerce yıldır
kapatıp , sandıklara soktuğun gerzekliğin gün ışığına
çıktı da bizim mi haberimiz yok.Ne zamandan beri diğer
canlılardan üstünsün ya da ne zamandan beri diğer
canlıların kralı olduğun hayaliyle boğuşuyorsun?Ne
aslanların ormanları sana vermeye ne de kartalların
dağ tepelerini sana bırakmaya niyeti yok.Doğa sen
elini sürmesen de kendini idare edebilecek durumda.
Öyleyse kim sana en değerli olduğun yalanını
söyledi?
4 Mar 2009
Toradora - Ağlayabildiğim Tek Şey

Elimde değil , ne yaparsam yapayım Toradora'ya
ağlıyorum.Cisimleşmiş , gerçek olan şeylere ağlayamam
örneğin.Ama lanet bir anime yüzünden her hafta zır zır
ağlıyorum.Aslında ne hayatıma benzer bir yanı var , ne
de bana bir şey hatırlatıyor.Ama sürekli ağlıyorum ,
hangi bölümü olursa olsun.Ben ağlamaya gidiyorum ,
gutnayt beybiler.
27 Şub 2009
Düşünce Oltası - Yem Olan Merak

Düşünceleri yakalamak için odamın ucunda oturmuş ,
düşünce denizine olta sallıyorum şu an.Ara ara oltaya
bir iki düşüncemsi şey takılıyor , ama öylesine ufaklar ki
düşünce diye nitelendiremiyorum .Gerçek bir düşünce
yakalamanın zorlaştığı günlerdeyiz artık , düşünce
yakalamaya çalışan çok fazla insan ve onların gözükmeyen
ama varlıklarını hissettiren odaları var her yerde.Kimi
zaman iyi düşünceleri daha şanslılar yakalayabiliyor.
Daha yetenekli veya daha donanımlı değiller oysa , biraz
daha şanslılar.O yüzden diğer düşünce avcıları bırakmasınlar
başladıkları işi yarıda.
Düşünce yakalamanın inceliklerinden biri sağlam düşünce
oltası bilgisine sahip olmaktır.Düşünce oltasını nasıl
kullanacağınızı bilirseniz eğer düşünce yakalama işlemi o
kadar kolay olur.Düşünce oltasının özelliklerini bilen pek
insan yoktur aslında.Düşünce oltası , milyarlarca yazıdan ve
kitaptan oluşmuş oldukça uzun bir oltadır ve taşıyabilmek
için uygun karaktere sahip olmak gerekir.Düşünce oltasının
ucuna takılması gereken ve düşünceleri en çabuk kendine
çeken yem , meraktır.Sahip olduğunuz meraktan oltayı her
sallayışınızda bir parça kullanırsanız , iyi bir düşünce
yakalama ihtimaliniz yükselir.Öğrenme isteği ve zevk de iyi
birer yemdirler , ancak merak çok daha etkilidir.Düşünce
yakalamanın en önemli sırrı ise sabırdır.Sabırlı olmadığınız
sürece düşünce denizinde istediğiniz gibi bir düşünce
yakalamanız imkansızlaşır.Bunlar düşünce avının altın
kurallarıdır.
Ben kendi düşünce avıma döneceğim birazdan.Oltama iyi bir
şey takılırsa sizlerle paylaşırım , şimdilik hoşçakalın.
23 Şub 2009
22 Şub 2009
Pizza Düşünceleri - Fırın İçi Ruh Hali

Hazır pizzanın fırın içerisinde sürekli olarak
360 derecelik dönüşler yapması onun ruh sağlığında
değişikliğe sebep oluyor mu cidden bilgim yok.
360 derecelik turların her birinde "ah harika
bir dönüş gerçekleştiriyorum , üzerimdeki peynirin
erimesi muhteşem hissetmemi sağlıyor , hey bu
üzerimde mükemmel kokularla kızaran şey bir zeytin
mi ?" diyebilir elbet.Belki de " of , uzun süre
dev gibi buzluklarda kaldıktan sonra şimdi de 260
derece sıcağa mı katlanıyorum , burası tam bir
cehennem" diyor olabilir.Emin değilim.Bildiğim ve
uzay - zaman eğrisinde gerçekleşecek olan tek şey
biraz sonra onu mideme yollayacak olmam.Paralel bir
evrende benim yerimde bulunan kişinin de şu an
benim gibi pizza yeme hayali olup olmadığını merak
ettiğimi söylersem eğer , huzurlarınızda kocaman
bir yalancı damgası yemiş olacağım.Merak ettiğim
yok elbette.Neyse , ben kendi boyutumda tıkınmaya
gideyim , gutbay.
20 Şub 2009
Yasak Elma Arzusu - Günahı Özlemek

Tadını alamadığım , kokusunu içime çekemediğim ,
parmaklarımın uçlarını üzerinde gezdiremediğim tek
varlık sensin.Sen bana asırlardır yasak olan tek
elmasın.Avucumda tutamadığım halde günahı tüm
hücrelerime enjekte edensin.Günahkar olmanın
zevklerini hissettirecek kadar arzulanası ve
asla benim olmayacak kadar imkansız olansın.
Sen , bana ait olmayansın.
Yıllarca beni çağıran tenine uzaktan baktığım ,
dokunmadığım için yakansın beni.Yandıkça vücudumdan
parça parça kopan benliğimin her kopuşta öldüğünü
ve senin için dirildiğini anlatansın bana.Diriliş
için tek dayanağımı ve her ölüşümü zevkli kılmamı
benden çok uzaktaki varlığınla sağlayansın.
Sen , bana ait tek sırsın.
Rüyalarımda kirletmeye kıyamadığım , hayallerimle
özünü bozamadığımsın.İstediğim ve bedenimden
ayrılana kadar istemeye devam edeceğim , yalnız benim
olan günahımsın.
Sen , geçmişte bırakamadığımsın.
19 Şub 2009
Düş Baltalanması - Aradaki Duvar

Elimde balta , kimi düşleri baltalama çabası
içindeyken , baltalayamayacaklarımı görüp üzülsem
mi diye diye düşünürüm.Baltalama işlemi yapamayacağım
şeyler sinirlendirse de içimde sakladığım mektubun
zarfını makasla keserseniz içinden saygıyla
tütsülenmiş özenti çıkacağını görürsünüz.Çünkü
onlar zekamın ötesine geçmiş , kendilerine çoktan
başka bir boyutta yumuşacık bir yer edinmişlerdir.
Balta darbelerinin ( çevredekilerin boş hayallerine
indirildikleri zaman onları öldüresiye kanatsa da )
diğer boyutla aramıza giren Berlin duvarına çizik
bile atamayacak kadar güçsüz salınımlara sahip
oluşlarını hissederim bazen.İşte hayal kırıklığı
ve benim için düş baltalanması budur.Diğerlerinin
düşleri , varlıklarını Newton yasalarına uygun
sabit korunumla sürdürdükleri sürece ben düşlerimi
en tepeye çıkaramam.Zaten baltaya sahip olmamın
yegane sebebidir en iyi düşlere sahip olma tutkum.
Ve aramızda tığla işlenmiş dantelden bir set olmasa ,
rakibim olan tüm hayalcilerin düşleri çoktan
baltayla tanışmış olurdu.
Eski Yazı Kırıntıları - Yarım Bıraktıklarım

Epey eskiden yazmaya başlayıp da yarım bıraktığım
bir yazı :
"Doğduğum an , öldüğüm andı.
Bunu çok zorluk çekmiş birinin serzenişi olarak görmeyin
sakın , sadece kalbimin doğumumdan sonra bir kaç saniye
durmuş olmasının abartılı bir anlatımı.Ölümle yaptığımız
bu kısa süreli toplantıdan sonra , beni yanında götürmeye
değecek kadar yeterli bulmadığını anlamamış , gözlerimi
açıp yaygara koparmışım.Annemin "en mutlu anlarım" olarak
tanımladığı o dakikalarda ben , bütün duygularımı ölüme
kaptırdığımdan bihaber , doğmuş olduğum için ağlıyordum.
Bebekler bedava yaşadıkları , her ihtiyaçlarının karşılandığı
yuvalarından ev sahiplerinin aşırı çabalarıyla dışarı
atıldıkları için ağlarlar çoğunlukla.Elbette ben de tıpkı
diğer bebekler gibi kovulmuş olmayı kabullenip susuyordum
bir süre sonra.
Doğumuma ait tüm anılarım ise bunlardan ibaretti(tabi tüm bu
anlattıklarımı hatırlamıyorum , hepsi ikinci el satın aldığım
bilgiler).Bu çok ıslak sonradan edinme anılarımdan sonra
anımsayabildiğim ilk gerçek anım ise nerede olduğunu hatırlamadığım
yıkıntılar arasında dolaşırken bir kaç çocuğun beni sıkıştırıp ,
dövmesiydi.Neden böylesine garip bir şeyi hatırladığımı
soranlar olur hep .Sebebini bilmesem de , bilinçaltımın bunu
unutmamam için beni dürtüklediğini düşünürüm.Okula başlamadan
aldığım ilk dersimi oluşturdu bu :
'İnsanlardan nefret et.'
İnsanlar güzel anılarını hatırlamayı tercih ederler , benimse
çok fazla seçeneğim olmadı.Hatırlayabildiğim en eski anının bana
emanet bıraktıklarından sonra hep yalnızdım.
......................"
18 Şub 2009
Avucunda Kalmış Aşk - Soğuk ve Sıcak

Geçen gece kaybetti onu.Avucunda sımsıkı tutardı
aslında.Yine de kaybetti.Kaybolmayacağından öylesine
emindi ki , gidişinin farkına varamadı gün boyunca.
Gece gelip , etrafı karanlıkla dolunca kalbine ağırlık
çöktü.Kalbi uyarmasa belki anlamazdı hala yokluğunu.
Kaçabileceğini düşünmemişti .Ömrü boyunca avucunda
saklanmıştı , dışarıyı görememişti hiç.Sadece avucunu
açtığında onu görürdü , aslında bu da ona yeterdi.Sadece
avucunu açtığında görebildiği bu insanı kısıtlı zamanında
sevmişti.Aşk , ona göre o yüzü görebildiği parmak aralığıydı.
Avucunda soğukluğu ilk kez hissetti.O yaşına kadar hep
sıcak kalmıştı içi.Küçücük bir aşkı saklamıştı orada ,
kimse görmemişti.Düşünürken irkildi.Uzun zamandır o kadar
sıkıyordu ki ellerini , mutlaka içeride ezilmişti.Bayılacak
gibi oldu , ancak toparladı kendini.Bütün gece ağladı.
Kaçtığından beri aklı karışıktı.Özgürdü artık , ama mutlu
değildi.Güneşi görebiliyordu , ama üşüyordu.Alışması lazımdı.
Yorulmuştu tek taraflı aşkından.Özlüyordu çoğunlukla onu.Ancak
gidemezdi geri.Unutmak istedi onu.Unuttu.
Aramadığı yer kalmadı.Avucu öylesine soğudu ki , dönse bile
kalamazdı orada artık.Aramayı bıraktı.Artık yalnızdı.Kabullendi.
Avucuna son kez baktı ve olduğu yerde uyuyakaldı.
Başka bir avuç buldu sonunda kendine.Daha sıcak olduğundan
ya da hiç saklanmak zorunda olmadığından sevmişti burayı.Belki
de hayat böyle açıkken daha kolaydı.Geçmişi geldi aklına bir an.
Hemen unuttu.Böyle çok mutluydu.
Fazla Kişisel - Marina Kahve ve Tuvalet Üçgeni

Sağlıklı yaşamaktayım , cidden.Milk the Superblogerer
bebeğimle son zamanlarda ne zaman dışarı çıksak sadece
kahve içiyoruz , alkol tüketimi oldukça azaldı.Elbet uzun
sürmez bu durum , eminim ki günün birinde "ciyaaak" diye
bağırıp , alkol tüketimine geri dönecek , bira ve vokta
şirketlerini daha da zengin edeceğim.Ancak o zamana kadar
kahve ile takılacağım , belirteyim.Gerçi kahve de deli
ediyor beni , onu da alkol gibi tüketiyorum.Nitekim bugün
de bir kahve depolaması yaşadım .Oturduğumuz yer , yan
masada karı kız muhabbeti yapan 30larında bir takım erkek
bozmasını saymazsak , epey rahat sayılırdı .Fazla rahattı
hatta , Milk uyuklayıp durdu .Uyumadığı aralarda ise her
bir halta sahip Başak karısına hediye ne almamız gerektiğini
uzun uzun tartıştık ve sonuca ulaşamadık.Sonra ise yaz başı
Londra'ya gitme hayalleri kurduk bir süre ( yapmalıyız bunu
Milk ).En sonunda da hadi kalk yürüyelim dedi.Marinanın
etrafını dolaştık , bu sırada da güzel yatlara sulanıyorduk
tabi.Milk en çok Daddy's Toy adlı bir yatı beğendi , ama
benim favorim kesinlikle en uçtaki dev yat(kendisi bizim
ev boyutunda bir şey ).Şimdi bunları niye anlatıyorsun
e be gerzek diyenleriniz olabilir , şahsen bilmiyorum.
Anlatasım geldi çok.Marina çıkışında Milk ile yollarımız
ayrıldı , eve doğru kös kös yürüdüm.Eskiden olsa yürürken
binlerce şey düşündüğüm , bana garip şeyler hatırlatan o
yol boyunca bugün düşünebildiğim tek şey çişimin gelmiş
oluşuydu( o kadar kahve içersen olacağı budur).Garipsedim.
Sonuç olaraksa şuna vardım , %100 duygusuzum .Üstüne gidip
kendime dert edeceğim hiçbir şeye sahip değilim.Gerçek bir
organik kayayım anlayacağınız.Yaşantım temel işlevlerim
üstüne kurulu , düşünebilidiğim şeyler de onlarla ilgili
haliyle(bkz ; çişimin gelmesi üzerine uzun uzun düşünmem).
Şikayetçi misin bu durumdan diye sorarsanız , hayır
değilim.Laf olsun diye anlattım.Neyse herkese iyi tuvalet
düşünceleri...
17 Şub 2009
Prensesin Gerçek Öyküsü - Çocuklara Uydurma Masallar

Alçak köfte , rüyama girdin.Ben de seni bir güzel
yuttum.Sonra koştum koştum , bir düzlüğe geldim.Sarı
saçlı iki veledin elinden elma şekerlerini kaptım ,
birini yedim , ötekisini bataklığa attım.Bataklıktan
yükselen metan gazıdır dedim , tam gidecektim ,
bataklıktan kurabiye canavarı çıktı.Cebimdeki kurabiyelerin
geleceğinden endişelenerek koşmaya başladım , ancak
kurabite canavarı beni kovaladı.Tam kurabiyelerimi
kaybedecektim ki beyaz atlı prensim beni kurtardı.
Teşekkürlerimi iletecektim , ancak bir baktım prensin
niyeti bozuk .Beni ormana götürüp biiiiiiiiipleyecekken
oradan geçen anka kuşunun kuyruğuna sıkıca tutunup
kaçtım.Anka kuşu durmadan iki gece uçtu , ben de kuyruğunda
uyudum.Sonra bir dağın tepesine geldi , beni kuyruğundan
attı.Ben yuvarlana yuvarlana inerken ayının biri
geçiyordu , üstüne düştüm , ayı öldü.Ayı için yas tutayım
dedim , civar köyün halkı geldi , beni oradan aldı.
Köyde düğün vardı da gelin yoktu , beni gelin ettiler.
Damat geldi , gördüm , öldüm , dirilidim ve kaçtım.
Ormanın içinde koşarken yılanın tekinin tacizine uğradım ,
geyiğin teki de elbiselerimi yırttı.Tam kurtuldum diyecektim
kötü kalpli cadının evine vardım.Kötü kalpli cadı bana elma
verdi , burun kıvırdım .Cadı çok içerledi , umursamadım.
Sonra elmayı bıraktı , pizza ikram etti.Yemek üzereydim
ki narkotik cadının evini bastı , cadıyı yasa dışı iksir
yapmaktan süresiz gözaltına aldı.Tam da iyi ki yemedim
diyecektim , kapının önünde çatışma çıktı.Yedi cüceler
cadının gözaltına alınmasını protesto ederken prensliğin
atlıları karşı saldırıya geçti , ateş arasında kaldım.
Ölmek üzereyken beyaz atlı prens yine geldi , yine kurtuldum.
Ancak bu kez kaçma şansım olmadı da prense yem oldum.İşte
bu nasıl prenses olduğumun öyküsüdür.


